1 Ekim 2018 Pazartesi

İŞ YAŞAMINDA BİLMEMİZ GEREKEN İLK KONU: ZAMAN YÖNETİMİ

     Doğduğumuz günden beri zamanla yarışırdururuz. İnsanoğlunun yaşamında müthiş bir zaman planlaması vardır. Ana rahminde dokuz ay on gün dururken, göbek bağımız on günde düşer. Kırkımız çıktığından sonra dışarı çıkarılır, bir yaşında da yürümeye başlar, iki yaşında konuşuruz. Ön dişlerimiz yedi yaşında yenilenir, on üç yaşında ergenliğe girer... ve bu böyle devam eder gider. Hayatımızdaki her işin bir vakti ve süresi, kısacası "zaman yönetimi" vardır. Biyolojik takvimin zaman yönetimi müthiştir. Aksamadan tıkır tıkır işler.

     Neden "Zaman Yönetimi"?
     Peki, hayatımızdaki bu olaylar bir "zaman yönetimi" içerisinde devam ederken, çalışma hayatında bu neden böyle olmaz? Neden insan, hayatındaki bu ritmi, iş hayatında devam ettiremez? Neden, biyolojik hayatındaki dengeyi, iş ve özel hayatında uygulayamaz ve bu dengenin bozulmasıyla oluşan stresin yol açtığı ağır hastalıklarla mücadele etmek zorunda kalır? Tosya Devlet Hastanesi'nde sağlık çalışanları arasında yapılan bir araştırmada zaman yönetimini iş yaşamında uygulayan sağlık personelinin, uygulamayanlardan daha az stres yaşadığı ortaya konulmuştur. Araştırmanın sonuç cümlesi ise şöyle: "iyi uygulanan zaman yönetimi tüm organizasyonların planlanan hedefe daha kısa zamanda ulaşmasına aynı zamanda işten kaynaklı stres düzeyinin de azalmasına önemli katkı sağlamıştır." (1)

     İş yerlerinde bu beceri nasıl kazanılır?
     İş hayatında zamanı yönetmek bir beceridir, bir yetkinliktir. Bir çalışana işe başladıktan sonra verilmesi gereken ilk eğitimdir "zaman yönetimi". Çünkü zamanı yönetemeyen işini yönetemez. İşini yönetemeyen, iş yaşamında verimsiz olur. Verimsizlik, başarısızlığa yol açar. Başarısızlık, strese, stres ise biyolojik ve psikolojik rahatsızlıklara yol açar.

      Bu yetkinliğin çalışanda iyi oturması için sadece eğitim değil, mentörlük ve koçluk ta uygulanmalı. Unutulmaması gereken en önemli bir konu da, bu yetkinliğin kazandırılmasının zaman aldığı. Zorlamayla, tehtitle, cezayla bu yetkinlik kazandırılamaz. (karikatür bunu mizahi olarak ifade ediyor) Ancak titiz bir çalışmayla kazandırılabilir. Sadece istekliler başarılı olur.  

     Firmalarda, bir kurum kültürü haline getirilip, içselleştirilmeli "Zaman Yönetimi". Aynen, biyolojik zaman yönetimimizin içselleştiği gibi...

     Zamanı verimli kullanalarak, hayattan daha fazla tat almamız dileğiyle...

Kaynakça:
(1) 8. Sağlık ve Hastane İdaresi Kongresi Bildiri Kitabı, Lefke Avrupa Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi, "Sağlık Çalışanlarının Zaman Yönetimi Becerilerinin İş Stresi Üzerine Etkileri", Yasemin Keskin, Ergün HASGÜL, 2014,  Sayfa 70

19 Eylül 2018 Çarşamba

DERT KÜPLERİYLE BİRLİKTE ÇALIŞMAK


     İnsan yaşamının büyük bir bölümünü çalışma hayatı oluşturur. Günde dokuz saat iş yerinde kaldığımızı düşünürseniz, ömrümüz çalışmakla geçiyor demektir. İş yerindeki çalışma arkadaşlarımızı, evimizdeki eşimizden, çocuğumuzdan, anne, babamızdan, apartmandaki komşu ve akrabalarımızdan fazla görür ve iletişim içinde oluruz. İş ortamındaki çalışma arkadaşlarıyla iletişim bu nedenle çok önemlidir. Onların öfkeleri, sevinçleri, kederleri, mutlulukları bizi de etkiler; bizlerin de öfkesi, sevinci olur bazen. Bu nedenle, iş arkadaşlığı önemlidir. 

     Kimdir bu "Dert Küpleri"?
     İş arkadaşları içinde dertlerini, sıkıntılarını, problemleri iş ortamına getirip, onları çalışma arkadaşlarıyla paylaşanlar yok mu? Sürekli bir kaos, bir problem ve sıkıntının içindedirler onlar. Problemlerini sağa sola anlatarak rahatlamayı denedikçe; hem iş ortamının havasını bozarlar, hem de bizim. Zaman zaman, psikolojimiz onların anlattıkları problemlerle bozulur, iş verimimiz düşer.

     "Dert Küpleri"nden kurtulmanın yolu var mı?
     Dert Küpleri, her işyerinde sıklıkla rastlanan tiplerdir. Onlar; çektikleri sıkıntılarla, dertlerle beslenirler. Problemlerini iş ortamında yakın arkadaşlarına anlatmak en büyük hobileridir. Anlatıkları şahsi problemlerle bizim de psikolojimizin bozulduğunun ve iş verimimizin düşdüğünün farkıda bile değillerdir. Peki ne yapmak lazım bu "dert küpleri"nden etkilenmemek için? Öncelilikle böyle kişiler sizinle özel problemlerini paylaşmaya başladığında konu değiştirilmeli, farklı konulardan konuşulmaya başlanmalı. Baktınız, "dert küpü" dertlerini anlatmaya ısrar ediyor, "özel problemlerini iş ortamına getirmemeleri gerektiğini, anlattıklarıyla bizim de psikolojimizin bozulduğunu" uygun bir ortamda, uygun bir dille, açık açık konuşmamız daha iyi olacaktır. Eğer bu konuşma fayda vermezse, üst düzey yöneticiye konuyu açarak ondan destek istenmelidir. Bu da fayda vermezse ve bu durum psokoljimizi oldukça bozmaya başladıysa, farklı bir departmana geçmeyi tercih etmeliyiz. Ama, bu da olmadı diyorsanız, başka bir iş ortamına geçmeniz, bu durumu sürdürerek psikolojik bir rahatsızlanma yaşamaktan daha iyidir. İş değiştirme; arzu edilen bir durum değilse de, işler çığrından çıktığında kullanılacak en son ve kesin çözümdür. 
     Dert Küpleri'nden uzak bir çalışma ortamında çalışmak dileğiyle...

16 Ağustos 2018 Perşembe

SANAL KORKUYLA YÖNETMEK

     Farklı yönetim modelleri vardır ticari hayatta. Kimi yöneticiler; sanal korkular oluşturarak çalışanlarını yönetmeyi sever.
      
     Peki nedir "Sanal Korku"? 
     Kimin koyduğu, kimin istediği belkide belli olmayan, sanal kurallarla başlar herşey. Bu kurallar herkesin ağzında dolaşır, şehir efsanesi gibi... Ve belli bir süre sonra, sanal korkulara dönüşür.

     "Klimayı açmayın, Ahmet bey kızıyor!", 
     "Kapıda durmayın, Veysel bey izin vermiyor!", 
     "Kolidorda muhabbet etmeyin, Ayşe Hanım uygun görmüyor!", 
     "Birbirinizle şakalaşmayın, Ayla Hanım hoşlanmıyor!" 

    Kimler kullanır "Sanal Korku"yu?
     Aslında bu sanal korkular bazı yöneticilerin (yönetim yetkinliği olmayan, yönetici olmayı beceremeyen, yönetici kılıklı kişilerin) hoşuna gider. Bu tip yöneticiler; çalışanlarla yüz göz olmamak, söylediği kurallarla tepki çekmemek için, üst yöneticilerin sopasını da kullanarak oluşturdukları "sanal kurallar" zamanla herkesin kabullendiği ve itaat ettiği "sanal korkular"a dönüşür. Böyle bir kural, üst düzey yönetici tarafından asla söylenmemiş ve konmamıştır. Ancak, zamanla sanal kurallara uymak bir zorunluluk haline gelir. Kısa zamanda da bu yöneticilerin en büyük silahı olan "sanal korkular"a dönüşür. Uzun bir süre sonra da kurum kültürüne ve daha da kötüsü mobbing'e dönüşür. Huzuru olmayan, yaşanmaz bir yere dönüştürürler yönet(eme)tikleri kurumları. 

     "Sanal Korkular"la başa çıkalabilir mi? 
     Tabii ki "Evet"... Eğer bu "sanal korkular", tüm çalışanlar tarafından kabul edilmiş, hatta kurum kültürüne dönüşmüşse yapılacak tek şey var. Kurumda çalışanlar birlik olarak üst yönetimle bu durumu konuşulmalı, kuruma verdiği zarar uygun bir dille anlatılmalı ve üst yönetimin desteğiyle ortadan kaldırılmalıdır. Peki, üst yönetimin desteği alınamazsa, işte o zaman "sanal korkuları" kabullenmemiz ve uyum sağlamamız gerekiyor. Ancak, bu korkular ruh sağlımızı bozmaya başladıysa (gizli mobbing) bu kurumdan ayrılmaktan başka yapacak bir seçenek kalmıyor. 

     Sanal korkulardan uzak kalmanız ve sağlıklı bir iş ortamında çalışmanız dileğiyle...

     Serdar Dumansız / Ağustos-2018
    

9 Temmuz 2018 Pazartesi

DÖRDÜNCÜ MAYMUN


      Dördüncü Maymun! Dünyamıza Hoş Geldin. Bundan yıllar önce; biri duymayan, biri görmeyen, biri konuşmayan üç maymun vardı. Bugün ise elinde akıllı telefon olan maymun, üç maymunun yaptığını aynı anda yapabiliyor. Yani akıllı telefon kullanırken; ne duyuyor, ne görüyor, ne de konuşabiliyor.

     Nerelerde yaşar bu "Dördüncü Maymun"
     Evde, işte, okulda, otobüste, mağazada, ofiste... bazen dördüncü maymun olabiliyor veya böylelerine rastlayabiliyoruz. Sabah erken evden çıktınız. Otobüse bindiniz, arabada ayakta duramayan yaşlılar var. Ama oturanların çoğu "Dördüncü Maymun". Yani ellerindeki telefonla; ne yaşlıları görebiliyor, ne onların söylenmelerini işitebiliyor, ne de karşılık verebiliyorlar. Otobüsten indiniz. Bir mağazaya girdiniz. İhtiyacınız olan şeyleri alıp çıkacaksınız. Ama, bir türlü bulamadınız. Yardım alacağınız satış danışmanı ise kasada "Dördüncü Maymun" gibi oturuyor. Elindeki akıllı telefonla ne sizi görebiliyor, ne sizin homurtularınızı duyabiliyor, ne de sorduğunuz sorulara cevap verebiliyor. Mağazadan çıktınız. Bir devlet dairesinde işiniz var. Girdiniz içeri. Baktınız memurlar oturuyor. Bir şey soracaksınız ama hepsi "Dördüncü Maymun" olmuş ellerindeki akıllı telefonlarla. Kimsenin sizi gördüğü, duyduğu, cevap verdiği yok.

     Nasıl bu hale geldik?
     Hayatımızı kolaylaştıran, akıllarıyla aklımıza akıl katan, en büyük yardımcılarımız Akıllı Telefonlar, günlük hayatımızda vaktiminiz büyük bir kısmını alıp, bizi "Dördüncü Maymun" haline getiriyorlar. Acaba, suç kimde? Böyle güzel, mükemmel teknolojik ürünleri yapanlar mı, yoksa bu ürünleri ne zaman, nerede, nasıl kullanıcağını bilemeyen bizlerde mi? Şimdiden akıllı telefonlar başımıza bela olmaya başladı bile. Yargıtay kararlarına göre mesai saatlerinde sosyal medya hesaplarına girmek, tazminatsız işten atılma sebebi. (1) Türkiye'de her yıl yüzyirmisekizbin boşanma davalarından bir kısmının sebebi "Sosyal Medya Hesapları". Yüzlerce kişi sosyal medya hesapları yüzünden kavga edip, adam öldürüp, hapse giriyor. (3,4)

    Değer mi?
     Peki, değer mi, bir akıllı telefon için bunları yaşamaya? Değer mi, aklımızı rafa kaldırıp, 100gr.'lık cihazın aklıyla haraket etmeye? Keşke, hayatımızdaki sahip olduklarımıza gerektiği kadar değer, önem ve vakit ayırabilsek ve dünyayı daha yaşanabilir bir hale getirebilsek.

     "Dördüncü Maymun" olmadan bir hayat sürmemiz dileğiyle...

(1) 2015 yılında Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, işyerinde sürekli internet kullanan ve asli görevini zafiyete uğratan güvenlik görevlisini işten çıkaran işvereni haklı buldu ve yerel mahkemenin verdiği işe iade kararını bozdu.
(2) https://www.yasingirgin.av.tr/sosyal-medyanin-bosanmaya-etkisi/ 

(3) http://www.hurriyet.com.tr/gundem/sosyal-medyada-baslayan-kavga-kanli-bitti-40367244 
(4) https://odatv.com/instagramda-kufur-ettin-kavgasi-3101171200.html 

12 Haziran 2018 Salı

KİM, KİMİ YÖNETMELİ?

      
      Bir çalışan için amiriyle uyumlu çalışmak, iş hayatındaki huzuru ve başarıyı sağlayan önemli bir kritertir. Uyumlu çalışmak; "amirinin her dediğini yapmak, ona kayıtsız, şartsız biat etmek" demek değildir. Yöneticiler, birlikte çalıştıkları kişilerden "denileni ve isteneni yapmalarını" isteselerde, ortak hedefe ulaşmak ve başarıyı yakalamak için çalışanların yöneticilerini yönlendirmesi ve yönetmesi gerekmektedir. Bu konuda aklıma, Steve Job'un "Zeki insanları işe alıp, sonra onlara ne yapacaklarını söylemek bana mantıklı gelmiyor. Biz zeki insanları işe alırız ki, onlar bize ne yapacağımızı söylesinler" sözü geliyor.

      Yönetici tanımak neden önemli?
       Çalışanlar (ister beyaz, ister mavi yakalı olsun) işinde başarılı olabilmek için önce yöneticisini iyi tanımalı, iş yapma tarzını ve iletişim tarzınıyla uyumlu hareket etmelidir. İş dünyasında en önemli problemler, yöneticilerle yapılan çatışmalardan çıkmaktadır. Bu çatışmalar; çalışanın yöneticisini iyi tanımadığından kaynaklanır. İyi tanımak; yöneticinin yönetim ve iletişim tarzını iyi çözmeye ve buna göre hareket etmeye bağlıdır. Böylelikle, yöneticisini iyi tanıyan ve deşifre eden bir çalışan, onun hangi konulara önem verdiğini, güçlü yönlerini ve zayıf noklarınını öğrenmeye çalışır. Güçlü yönlerinden daha fazla istifade eder, zayıf noktalarında ise yöneticisine destek olur ve zayıf noktayı, kendisi güçlendirirek eksikliğini hissettirmez.
  
      Yıllar önce çalıştığım bir fimadaki insan kaynakları yöneticim; verdiği işi zamanında yapılması, farklı projeler üretilmesini ve kurum içi iletişime önem verirdi. Ancak, farklı projeler üretilmesi ve yönlendirmesi konusu zayıftı. Bu konuda kendisiyle uyumlu çalışıp, eksik yönünü birlikte gidermeye başarmış ve yeni projelere imza atmıştık.

      Çalışanı tanımak neden önemli?
       Çalışanın yönetisini tanıması kadar, bir yöneticinin de birlikte çalıştığı takım arkadaşlarını iyi tanıması gerekmektedir. Çalışanların kişilik yapılarını, iletişim tarzlarını, yetkinliklerini iyi bilmeli. Görevlendirmeleri yaparken, sağladığı motivasyonla çalışanın farklı yeteneklerini de keşfetmeli. İşte o zaman uyumlu bir çalışmanın ve başarının yolu açılmış olur.
   
     Yönetirken yönlendirilen yöneticiler, yönetilirken yönlendiren çalışanlar olmamız dileğiyle...

7 Mayıs 2018 Pazartesi

TÜRK İŞİ DELEGASYON

      Delegasyon, diğer ismiyle "Yetki Devri". Bir yöneticinin en önemli silahı.

      Nedir Delegasyon?
      TDK delegasyonu; "bir makam ve organın sahip olduğu yetkileri başka bir makam ve organa devretmesi" diye tanımlanmaktadır. (1)

      Delegasyon, diğer ismiyle "yetki devri", bir yöneticinin en çok kullanması gereken yetkinliklerindendir. Yöneticinin; yapması gereken işleri, sorumluluğu ve yetkileriyle, devredeceği kişilerin yetkinliklerine de dikkate alarak birlikte çalıştığı takım arkadaşlarına devretmesi, iş bitiminde de geribildirim vererek bilgi almasıdır "delegasyon".

     Peki DeleGAZyon Nedir?
      Delegasyon beceriksiz yöneticilerin elinde maalesef bir hezeyan olmaktadır. Genelde Türk yöneticiler tarafından tercih edilen deleGAZyon, yetki devredilecek çalışana gaz vererek yapılır. Yönetici; gözüne kestirdiği, sözünü geçirebildiği (yani enayi olarak gördüğü) sesi çıkmayan bir çalışana, iltifat ederek işi verir. İşi verdiği kişinin, verdiği işe yetkinliğinin olup olmadığının bir önemi yoktur. Üstelik iş bittikten sonra geribildirim de yapmaz. Önemli olan işin sorunsuz yapılmasıdır.
Ofisteki bir çok problemin çalışanların bilgi eksikliğinden ve(ya) o işin nasıl yapılacağının tam olarak bilenmemesinden kaynaklanmaktadır. (2) Zaman zaman işi bilmemek, yöneticilere pahalıya mal olabiliyor. 2013 yılında Eskişehir Tapu ve Kadastro Müdürlüğü'nde hazırlanan özel denetim raporunda, müdürlükteki yaşanan problemlerin, yöneticilerin iş akışının düzenlenmesine yönelik tedbirleri alma becerisini göstermemesinden kaynaklandığı ortaya konuldu. 2014 yılında, Eskişehir İdare Mahkemesi, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünde yaşanan bir olayda, yetki devri yapmayarak işlerin yürütülmesinde sorun çıkmasına neden olan müdürün görevden alınabileceğine karar verdi. (3)  Yani, yetki devrini adam gibi kullanmamak işten çıkarım sebebi. Bu nedenle, delegasyon konusunda yöneticilerin eğitim alması, hatta mentörlür ve koçlukla eğitimin desteklenmesi, kısacası "delegasyon yetkinliğinin" kazandırılması bu problemi çözecektir. Kısaca, "eğitim şart"!
      DeleGAZyon'un sonuçları nelerdir?
      Yetki gözetmeden, sadece iltifat ederek yapılan yetki devirleri belli bir süre sonra yapan çalışanda tükenmişlik, enayilik hissi oluşturmaktadır. Çünkü, delege edilen işler, sadece bir-iki kişiye verilmektedir. Bu durum, ofis içinde husursuzluğa, kargaşaya, hatta o kişilerin ayrılma kararı almasına kadar gitmektedir.

     DeleGAZyon'dan kurtulmanın yolu var mı?
     Ofisteki bir çok problemin çalışanların bilgi eksikliğinden ve(ya) o işin nasıl yapılacağının tam olarak bilenmemesinden kaynaklanmaktadır. (2) Zaman zaman işi bilmemek, yöneticilere pahalıya mal olabiliyor. 2013 yılında Eskişehir Tapu ve Kadastro Müdürlüğü'nde hazırlanan özel denetim raporunda, müdürlükteki yaşanan problemlerin, mevcut personelini verimli kullanma konusundaki beceri eksikliği ve yöneticilerin iş akışının düzenlenmesine yönelik tedbirleri alma becerisini göstermemesinden kaynaklandığı ortaya konuldu. 2014 yılında, Eskişehir İdare Mahkemesi, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü'nde yaşanan bir olayda, yetki devri yapmayarak işlerin yürütülmesinde sorun çıkmasına neden olan müdürün görevden alınabileceğine karar verdi. (3)  Yani, yetki devrini adam gibi kullanmamak işten çıkarım sebebi. Bu nedenle, delegasyon konusunda yöneticilerin eğitim alması, hatta mentörlür ve koçlukla eğitimin desteklenmesi, kısacası "delegasyon yetkinliğinin" kazandırılması bu problemi çözecektir. Kısaca, "eğitim şart"!

     İşini bilerek yapan yöneticilerle çalışmak dileğiyle...
    
(1) http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&arama=gts&kelime=yetki%20devri&guid=TDK.GTS.533f6e947f6681.49551077
(2) https://www.mevzuatdergisi.com/2004/02a/02.html
(3) https://www.memurlar.net/haber/473962/yetki-devri-yapmayan-mudur-gorevden-alinabilir.html

9 Nisan 2018 Pazartesi

OFİSTE GİZLİ ÇATIŞMALAR

     Yaşamımızın büyük bir kısmı çalışma ofislerinde geçiyor. Peki, ofis hayatımız nasıl geçiyor? "Herşey yolunda" diyorsanız problem yok. Bir de "herşey yolunda" gözüküp, "hiçbirşeyin yolunda gitmediği" ofisler var.

     Nedir "Gizli Çatışma"?
     Ofiste çalışanlar, görünürde birbirleriyle harika anlaşıyor gibidirler. Fakat, biraz deştiğinizde bazı kişilerin aralarında husumet olduğunun farkına varırsınız. Gizli bir çatışma içindedirler. Yüzlerine gülerler, arkalarından aleyhlerinde konuşurlar. Yüzlerine överler, arkalarından söverler. Dost gibi görünürler, ama gizliden düşmandırlar. Siz, ofiste herşeyin yolunda gittiğini zannetseniz, amma aslında perde arkası karışıktır. Fırsat bulsalar, birbirlerini bir kaşık suda boğarlar.

     Peki "Gizli Çatışma"lar nasıl oluşur?
     Çalışma hayatında ister kendi adınıza çalışın, ister ekip halinde, çatışmalardan kaçmak imkazsızdır. (1)Yaratıcı Liderlik Merkezi (Center for Creative Leadership) Nisan 2005 bülteninde okurlarına işyerlerinde çatışmanın nasıl ele alındığını sordu, 237 okurdan cevap aldı. Araştırmaya gelen cevaplar, çatışma söz konusu olduğunda, çok sayıda kurumun başını kuma gömdüğünü gösteriyor. İlginç olan, araştırmaya katılanların yüzde 44'ünün çatışmanın kurumda alttan alta sürdüğünü ancak gözardı edildiğini söylemesi. (2)
  
     "Gizli Çatışmalar" nasıl çözülür?
     Aslında gizli çatışmaların çözmek üst yöneticilere düşüyor. Problemi zamanında, fazla büyümeden tespit edip, gerekli müdaleleri yapmaları gerekir. Grup içinde böyle bir çatışma farkedildiğinde, çözüm için üst yönetime bilgi verilmeli, kişilerin aralarının düzeltilmesi için birlikte çözümler aranmalıdır. Örneğin; böyle durumlarda haftalık toplantıları farklı ortamlarda yapmak, grup içindeki personelin doğum günlerini birlikte kutlamak, personel ziyaretlerine grupça gitmek, grup içindeki yakınlaşmaları, dostlukları arttırır, problemlerin zamanla çözümlenmesini sağlar. Birbirleriyle daha fazla vakit harcayan kişiler, birbirlerinin kusurlarını değil, güzelliklerini, artılarını, olumlu yönlerini gördükçe birbirleriyle "gizli çatışmayı" bırakıp, samimi ilişkiler kurmaya başlarlar.

     Peki, bunlarda çözüm vermezse, o zaman üst yöneticinin neşterini çıkartıp, bu iki kişinin bağlarını kesmesi, birbirlerinden uzak departmanlara vererek bu kişileri birbirlerinden ayırması zorunlu hale gelir. Aksi taktirde bu kişiler arasındaki "gizli çatışma", şirket verimliliğine ve işleyişine zarar verebilir.

Kaynakça:
(1) http://www.kaynakdergisi.net/makaleler.asp?sayi=23&sira=164


(2) http://www.kaynakdergisi.net/makaleler.asp?sayi=23&sira=167

23 Ocak 2018 Salı

YÜKSEK LİSANS TEZİM KİTAP OLARAK BASILDI

İstanbul Aydın Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İnsan Kaynakları Yönetimi üzerine yapmış olduğumuz yüksek lisans tezim "Eğitimlerde Mizah ve Karikatürün Kullanılması" ismiyle basıldı. Arzu eden arkadaşlar kitabı https://www.morebooks.de/store/tr/book/e%C4%9Fitimlerde-mizah-ve-karikatueruen-kullan%C4%B1lmas%C4%B1/isbn/978-620-2-19869-1 linkinden temin edebilirler.

3 Eylül 2017 Pazar

YEŞİLÇAM'DAN KARİYER DERSLERİ - 1



   
  Yıllarca seyrettik filimlerini Yeşilçam'ın... Zaman zaman güldük, zaman zaman ağladık sahnelerine... Yüzlerce, binlerce kişi geldi geçti Yeşilçam'dan. Onların hayatları da birer Yeşilçam filmiydi aslında. Yaşadıkları ve yaşattıkları bizlere örnek olacak tarzdandı. Kimi asıl mesleğini bıraktı artist olmak için, kimi tesadüfen tanıştı beyaz perde ile... Kimi her çaldığı kapıdan kovulurken, kimi kapalı gişe oynadı, binlerce kişi geldi filmlerine... Kimi uzun yıllar sonra zengin olurken, kimi de sefalet içinde öldü park ve bahçelerde... Türlü sıkıntı çektiler ama, her biri bir iz bıraktı beyaz perdenin üzerine. İbretlik hikayeler, ibrettik hayatlardı onlarınki. Herbirinin hayatı sanki birer kariyer dersi gibi. İşte sizlere Yeşilçam artistlerin hayatlarından, altı maddelik, bizlere ilham verecek kariyer dersleri; 

1- Doğru İşi Yap:  
     “Sevdiğin işi mi yapmak? Yoksa, işini severek mi yapmak?” Üniversitelerde yaptığım seminerlerde bu soruyu sıklıkla sorarım öğrencilere... Bazıları, “sevdiğim işi yapmak isterim” derken, bazısı da “sevdiğim işi yapmasam da, işimi severek yapmak isterim” diyerek cevap verir. Peki, nedir ikisini farklı kılan? Sevdiği işi mi yapmalı insan, yoksa işinini severek mi yapmalı? 
     Bu soruya cevap vermek için öncelikle güzel vatanımızın gerçekleri de gözden kaçırmamak gerekir. Peki nedir bu gerçek? Sınav gerçeği! Bir sınavla belirleniyor milyonlarca insanın kaderi. İkibuçuk saatlik bir maraton yön veriyor hayatımıza. Sınav sonunda aldığımız puan kadarıyla bir mesleğe atılıyor, kazandığımız puan kadar şekillendiriyoruz geleceğimizi. Ya o gün başımız ağırıyorsa, ya bir derdimiz veya sıkıntımız varsa, ya uykusuz kalkdıysak yataktan. Anamız, babamız, akrabalarımız, sevdiklerimiz umutludur bizden, ama unuturlar; kaderimizin bir sınava bağlı olduğuna. 
     Milyonlarcası istemediği, sevmediği bir meslekte okumaya zorlanır, bir sınav sonunda... Maalesef, kaderidir bu Türk insanın. Peki sonra ne mi olur? Binlercesi, başka çare bulamadığından, okur puanı tutuğu okulda. Mezun olduktan sonra, nefret ede ede, yapar mesleğini, ama neticesi acı verir topluma. Yanlış iğneden dolayı kolu kesilenler, karnında makas unutulanlar, öğretmeninden sürekli dayak yediği için uyuşturuca başlayanlar, hatalı planlamadan yıkalan binalar, kopan asansörler, ölen işçiler, yıkılan yuvalar, ağlayan çocuklar... ve daha yüzlercesi. 
     Milyonlarcası ise, mesleğini yapmayarak isyan eder bu duruma. Seveceği bir iş yapmak için koyulur yollara... Bu yüzden, günümüzde bir çok şirketin CIO'su, departman müdürü veya danışmanı, ya Orman Mühendisi, ya Su Ürünleri Mühendisi ya da yaptığı işle alakasız bir meslektendir. Puanı o kadarına yetmiş, son sınıfta aklı başına gelince de, severek yapacağı bir meslek bulmuş, kendine başka bir yol çizmiştir. 
     Şimdi sorarım sizlere, bu durumda mümkün mü “sevdiği mesleği yapması” insanın? Peki, bir sınavla belirlenen kaderimize razı olup, sevmediğimiz bir mesleği mi yapalım, yoksa var mıdır, bu durumu düzeltmenin bir yolu? Ne dersiniz, belki biz de bir çözüm buluruz, aynı Yeşilçam'ın bazı üstadlarının yaptığı gibi... Onlar da bir meslekle başladılar hayata, beyaz perdeyle tanışarak, hayattaları değişti sonrasında. 

Cüneyt Arkın, asıl ismiyle Fahrettin Cüreklibatu, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni bitirdi. Okuldaki büyük stajdan sonra, hocasının 60 TL aylıkla bulduğu, zaman zaman altını da aldığı yatalak bir hayataya bakarak doktorluğa başladı. Mezun olduktan sonra, yedek subay olarak gittiği askerde, bir film seti için gelen yönetmen Halit Refiğ'in dikkatini çekti. Teskereden sonra doktorluk yapmaya devam etti. Ama O, severek yapacağı bir iş aramaktaydı. Ve aradığı fırsat karşısına çıktı. 1963 yılında Artist dergi yarışmasında birinci oldu ve doktorluğu bırakıp oyunculuğa başladı. 1964 yılında çevirdiği “Gurbet Kuşları” filmindeki son kavga sahnesi, onun gelecekteki kariyerini belirleyecekti. Bu filmden sonra, bol kavgaları aksiyon filmleri yaparak, Yeşilçam'dan “Malkoçoğlu” lakabının alacaktı. 

Ayhan Işık, asıl ismiyle Ayhan Işıyan, Selanik göçmeni bir ailenin altı çocuğundan biridir. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nden 1953 yılında mezun oldu. Sinemaya geçmeden önce grafiker olarak çalışan sanatçı, çeşitli dergilere kapak resimleri yaptı. Sonrasında İstanbul Darphanesi'nde ressamlık, daha sonra bir inşaat müteahhidinin yanında katiplik yaptı. Ayhan Işın'ın severek yapacak bir iş arayışı Yıldız Dergisi'nin açtığı yarışmaya kadar devam edecekti. Akademideki okul arkadaşlarının Hollywood starı Clark Gable'e benzettiği Ayhan Işık, arkadaşlarının teşvikiyle grafikerlikten sinemaya 1951'de Yıldız Dergisi ve İstanbul Film'in açtığı artist yarışmasını kazanarak geçiş yaptı. İlk filmini olan “ Yavuz Sultan Selim ve Yeniçeri Aslan” filminiyle severek yaptığı mesleğe adım atmış oldu. 


Şener Şen, Yeşilçamın ünlü figüranı Ali Şen'in oğlu olarak Zeytinburnun'da bir gece konduda dünyaya geldi. Babası, yeşilçama dekor yapan, zaman zaman iş çıktığında filmlerde yok paraya oynayan bir marangozdur. Beyaz perdede yaşadığı sıkıntıları yaşamaması için oğlunu Öğretmen Okuluna yazdırdı. Şener Şen, Van'da ve Muş'ta iki yıl öğretmenlik yapar. Ama O'nun gönlünde tiyatro ve sinema vardır. Severek yapamadığı bu görevden ayrılmak için babasını arar. Babası, oğluna kesinlikle öğretmenliği bırakmaması gerektiğini söylesede, istifa edip soluğu İstanbul'daki Şehir Tiyatroları'nda alır. Ancak, oyunlar başlamıştır. Tiyatro müdürü, o gün kendisine verilecek bir rol olmadığını söylediğinde, Şener Şen ısrar edecektir. Israrına dayanamayan müdür, “peki” der, “şu an bir savaş oyunu sergiliyoruz. Sahnedeki 15 figuran askerden biri hastalanırsa yerine sen geçersin”. İki ay boyunca her gün yürüyerek tiyatroya gider, hastalanan olup olmadığını sorar Şener Şen. Sonunda biri hastalanır, onun yerine figuran olarak sahneye çıkar, oradan da beyaz perdeye. Şener Şen'de severek yapmak istediği bir mesleğine kavuşmuştur. 

Bu benim kaderim diyerek, puanla girdiğin mesleği yapmak zorunda değilsin. Yeşilçam kahramanları gibi, hayata severek yapmadığın bir meslekle başlayabilirsin ama, bunu değiştirmek senin elindedir. Öncelikle kendini tanıyıp, kaderinin açtığı kapıyı iyi değerlendirip severek yapacağın bir mesleği seçebilirsin. Ama, ya onlar kadar şanlı olamayıp, sevdiğin bir işi bulamazsan, ne yapacaktın? Ozaman ikinci cümle devreye girer. “Sevdiğin bir iş yapamıyorsan, işini severek yap”. Yaptığın işten başarılı olmanın yolu, yaptığın işi severek yapmaktan geçer.

14 Mart 2017 Salı

YETKİNLİĞİN FORMÜLÜ

Bir İ.K. Uzmanının bilmesi gereken en önemli noktadır, "yetkinlik". Kısaca, bir işi yapma düzeyi diye tanımlansa da, aslında bu kadar basit değildir. Yetkinlik, biraz deşildiğinde içinden "Yetenek" ve "Yapabilirlik" çıkar. Yetenek, "kişilik" ve "beceri"'den oluşurken, yapabilirlik; "bilgi" ve "tecrübe"den oluşur. Bir İ.K. uzmanı, doğru işe doğru insanı alabilmesi için, kişilikleri iyi bilmesi, bu konuda eğitim alması gerekir. Çünkü, her insan, her şey olmaz. Bazı işler, bazı kişilikler için uygunken, bazı kişilikler için uygun olmayabilir. Ayrıca, hangi iş kollarının hangi becerilerin gerektirdiğini bilmek, bu becerilerin gelişimi için, hangi eğitimlerin, hangi düzeyde alınmasını bilmek zorundadır İ.K.'cı. Çünkü, yetkinlik sadece yetenekten oluşmaz, bir diğer adımıdır, "yapabilirlik". Yapabilirlikte sadece bilgi değil, yaşanmış tecrübedir aynı zamanda... Eğitim; bilgi ve yaşanmış tecrübeyle harman edilirse, tadına doyulmaz bir hal alır usta eğitimcinin elinde... Bu yüzden, her kişinin harcı değildir, her eğitimi vermek. O işin uzmanı, er kişidir, yetkinliklidir o konuda. Bilirse bunu bir İ.K.'cı, doğru işe doğru insanı alır; eğitir onları, yetkin eğitimcinin elinde...
İşte, yetkinliğin formülü... Yetkinlik = Yetenek + Yapabilirlik... Einsten yaşasaydı, belki şöyle yazardı bu formülü: y = 2y

Resimdeki yetkinlik tablosu forekse çıktı alıp, odanıza asmak isterseniz, yüksek çözünürlükte PDF dosyası linki aşağıdadır.
Yetkinlik Nedir Tablosu indir (379 Kb)